Avrupa'yı hafta başında vuran anormal sıcaklar devam ederken Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), sıcak hava dalgasının gelecek iki hafta boyunca Batı, Orta ve Güney Avrupa'nın büyük bölümünü etkilemeye devam edeceğini, sıcaklıkların ağırlık merkezinin Balkanlar'a ve oradan da Türkiye’ye kaymasının beklendiğini bildirdi. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), özellikle yaşlılar, çocuklar, hamileler, açık havada çalışanlar ve kronik hastalığı bulunanların risk altında olduğunu vurguladı.
İspanya Sağlık Enstitüsü Carlos III'ün verilerine göre ise, 21 Haziran'dan bu yana ülkede aşırı sıcaklarla bağlantılı 327 ölüm kaydedildi. 23 Haziran, 1950'den bu yana kaydedilen en sıcak haziran günü oldu. Mayıs ortasında başlayan sıcaklık izleme döneminde ise sıcaklığa bağlı toplam can kaybı 611'e ulaştı. Fransa'da da 24 Haziran'da 58 ilde kırmızı, 31 ilde turuncu sıcaklık alarmı uygulanırken yaklaşık 44 milyon kişi aşırı sıcaklardan etkilendi. Fransız halk sağlığı kurumu, 22 Haziran'dan bu yana sıcak çarpması ve sıcaklığa bağlı rahatsızlıklar nedeniyle acil servislere başvurularda belirgin artış görüldüğünü açıkladı. Almanya ve İsviçre'nin birçok kentinde kırmızı alarm ilan edildi.
Bunun yanında sıcaklıkların yer yer 41 dereceyi bulması beklenen Polonya'da yetkililer Mayıs ayında kaydedilen rekor düşük yağış miktarıyla birleşen aşırı sıcakların ormanlar ve millî parklarda yangın riskini önemli ölçüde artırdığı uyarısında bulundu.
Hatırlarsanız geçtiğimiz yıllarda da Japonya'nın başkenti Tokyo'da, Temmuz ayı boyunca 120'den fazla kişinin sıcak çarpması nedeniyle hayatını kaybettiği, 1-28 Temmuz tarihleri arasında Japonya genelinde 37 binden fazla kişinin sıcak çarpması nedeniyle hastanelerde tedavi gördüğü haberleri ajanslarda yer almıştı. Son 30 yılın ortalamasından 2,16 santigrat derece daha yüksek geçen Temmuz ayının, Japonya Meteoroloji Ajansı'nın kayıt tutmaya başladığı 1898 yılından bu yana en sıcak temmuz ayı olduğu bildirildi.
Öte yandan bilim insanları yeni bir çalışmayla, hayati bir sistemin 2030'ların sonlarında çökerek iklimi dönüştürecek gezegen çapında bir felakete yol açabileceğini saptadı. Buna göre Antarktika’da büyük bir buzulun koptuğu keşfedildi. Bu olayı bilim adamları şimdilik dünya popülâsyonunu ciddi şekilde etkileyecek bir afet değil, ama gelecekte doğal bir afetin tetikleyicisi olarak görüyorlar. Nitekim dünyanın bazı bölgelerinde son üç haftadır aralıksız yağmurlar yağdığı ve tüm dünyada bir dizi iklimle ilişkili değişiklikler meydana gelmeye başladığı da gözlenen bir veri.
Bizimde içinde bulunduğumuz coğrafyada bir tarafta aşırı sıcaklar yaşanırken, diğer tarafta bilim adamları yeni bir buzul çağına girmekte olduğumuzu ve bunun etkisiyle Kuzeyde yaşayan insanların yaşadıkları alanları terk ederek güneye doğru daha sıcak iklim şartlarının olduğu bölgelere göç etmesinin başlayabileceğini söylüyorlar.
Buna neden olan konunun; Atlantik Meridyonel Devinme Sirkülasyonu (AMOC) sisteminin çökme yolunda olabileceği ve daha yüksek okyanus sıcaklıkları ile insan kaynaklı iklim değişikliğinin neden olduğu tuzluluk azalması nedeniyle, akımın gücünü zayıflayabileceği ifade ediliyor. Akımdaki durulmanın 2037 ile 2064 arasında gerçekleşebileceği öngörülüyor. Araştırmalar, sirkülasyonun 2050 yılına kadar çökme ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu ifade ediyor.
Bu gelişmeler gerçekten endişe verici. İklim değişikliğinin olumsuz yan etkileri olarak, daha fazla sıcak hava dalgası, daha fazla kuraklık ve daha fazla su baskını gibi sonuçlara neden olduğu bilinirken, bunların üstüne bir de AMOC çöküşü yaşanırsa iklim daha da bozulacaktır.
AMOC, bir taşıma bandı gibi güney yarımküreden ve tropik bölgelerden sıcak yüzey suyunu çekiyor ve onu soğuk Kuzey Atlantik’e dağıtıyor. Daha soğuk, daha tuzlu su, dibe doğru inip güneye akarsa mekanizma, deniz ekosistemlerindeki yaşamı sürdüren besinleri dağıtırken, Güney Yarımküre’nin bazı kısımlarının aşırı ısınmasını, Kuzey Yarımküre’nin bazı kısımlarının ise dayanılmaz derecede soğumasına neden olacak gibi görünüyor. Böylelikle AMOC çöküşünün etkileri dünyanın bazı kısımlarını tanınmaz hale getirecek. Çöküşten sonraki yıllar içinde Kuzey Kutbu buzları güneye doğru ilerlemeye başlayacak ve 100 yıl sonra Avrupanın güney kıyılarına kadar uzanacak. Avrupa’nın ortalama sıcaklığı, ABD’nin bazı kısımları da dahil olmak üzere kayda değer ölçüde düşecek, yani yeni bir Buzul Çağı başlayacak. Amazon yağmur ormanlarının mevsimleri tamamen tersine dönecek; mevcut kurak mevsim yağışlı aylara dönüşecek ve bunun tersi de geçerli olacaktır.
Birkaç yıl öncesine kadar, bir tür düşük olasılıklı risk olarak AMOC’un gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilim adamlarınca tartışılırken, maalesef şimdi bu facianın gerçekleşmesi çok daha muhtemel görünüyor ve ne zaman gerçekleşeceği düşünülmeye başlandı. AMOC çökmesinin bu yüzyılda, hatta bu yüzyılın ortasından önce gerçekleşebileceğini öne süren çok ciddi bilimsel çalışmalar var. AMOC’nin çöküşünde kritik faktör, yani Grönland buzunun erimesi ve buz tabakasından büyük miktarda tatlı su dökülmesi ve Kuzey Atlantik’e akması ve dolaşımın itici güçlerinden biri olan tuzu bozması.
Görünen o ki; insanoğlu bu yüzyılda iklim değişikliği, kirlilik ve biyoçeşitlilik kaybından oluşan üçlü bir gezegen krizi yaşayacak. İnsan ve diğer canlıların varlığı ve refahı için sadece aşırı soğuma veya sıcaklar değil, aynı zamanda su, hava ve toprak kirliliği ve biyoçeşitliliğin azalması da çok ciddi bir tehlike oluşturacak.
Son haftalarda ülkemizin bazı bölgelerinde aşırı sıcaklardan şikayet etmeyen yoktur sanırım. Veriler günlük küresel ortalama sıcaklığın 17,09 dereceye ulaşarak bir önceki rekor olan 17,08 derecenin üzerine çıktığını gösterdi. Üstelik dünyanın ortalama yüzey sıcaklığı 17.15 dereceye ulaşarak, kırılan rekoru da geride bıraktı. Bu arada hatırlatayım, bundan önce dünya sıcaklık rekoru Ağustos 2016’da 16,8 derece olarak kırılmıştı.
Bilim adamları yaptıkları açıklamalarda yeni rekorlar kırılacağına vurgu yapıyorlar ve asıl şaşırtıcı olanın; son 13 ayın sıcaklığı ile önceki sıcaklık rekorları arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu vurguluyorlar. Görünen o ki Dünya ısınmaya devam ettikçe, gelecek aylarda ve yıllarda yeni rekorların kırıldığını göreceğiz.
Hatta durum çok da uzak olmayan bir gelecekte daha da vahim bir hal alacak gibi duruyor. Çünkü dünyanın önde gelen yüzlerce iklim bilimcisi, küresel sıcaklıkların bu yüzyılda sanayi öncesi seviyelerin en az 2,5 derece üzerine çıkmasını, uluslararası kabul görmüş hedefleri aşmasını ve insanlık ve gezegen için yıkıcı sonuçlara yol açmasını bekliyor. Bilim adamlarının neredeyse yüzde 80’i bu yüzyılda en az 2,5 derece, yarısı da en az 3,0 derece küresel ısınma öngörüyor. Dahası, bilim insanlarının birçoğu, sıcak hava dalgaları, orman yangınları, seller ve hâlihazırda yaşananların çok ötesinde yoğunluk ve sıklıktaki fırtınaların yol açacağı kıtlıklar, çatışmalar ve kitlesel göçlerle dolu distopik bir gelecek öngörüyorlar.
Diğer yandan bilim adamları bugünden başlayarak karbondioksit emisyonlarında ciddi kesintiler yapılsa bile, iklim değişikliği yüzünden dünya ekonomisinin 2050 yılına kadar hasılasının devasa büyüklükte olan yüzde 19’unu (38 trilyon dolar) kaybedeceğini hesaplıyorlar. Bu hesaba, yaşam kaybı veya biyoçeşitlilik gibi iktisat dışı etkilerin dahil olmadığını belirtmeliyim. Tabi doğal olarak iklim değişikliğinden en az sorumlu olan azgelişmiş ülkeler, yüksek gelirli gelişmiş ülkelere kıyasla yüzde 60, yüksek emisyonlu ülkelere kıyasla ise yüksek 40 daha fazla gelir kaybına uğrayacaklar ve bu ülkeler bildiğiniz gibi aynı zamanda iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için en az kaynağa sahip olan ülkeler.
Bilinen bir gerçek var; insan faaliyetleri, sıcaklıkları her 10 yılda ortalama 0,1 derece arttırıyor. Ancak sizlere daha önce bir makalemde detaylı açıkladığım üç doğal faktör bu yıl küresel sıcaklıkların daha da artmasına ve felaketlerin tetiklenmesine etki etti. Bunlar; El Niño/La Niña, Güneşteki dalgalanmalar (Güneş enerjisi döngüleri) ve Hunga Tonga-Hunga Ha’apai Yanardağının su altındaki patlaması. Bu faktörler küresel ısınmayı şiddetlendirecek biçimde bir araya geldi. Daha da kötüsü, alışılmadık derecede yüksek sıcaklıkların devam etmesini bekleyebiliriz, ki bu da yakın gelecekte daha da aşırı hava koşulları yaşayacağımız anlamına gelir.
İklim değişikliği ve aşırı sıcakların elbette büyük çapta ve yaygınlıkta etkileri söz konusu olacak. Öyle ki bu etkiler bazen hiç beklemediğiniz bir yerde, örneğin bir markette temel gıda maddelerinin artan fiyatları biçiminde karşımıza çıkacaktır. Tedarik zincirindeki aksamalar ve işgücü kıtlığı gibi pek çok faktör fiyat artışlarına katkıda bulunsa da, aşırı sıcakların gıda fiyatlarını yükselteceği bir gerçek ve durumun daha da kötüleşeceğini söyleyebiliriz. Ayrıca sıcaklık artışlarının gıda ve enflasyonunda doğrusal olmayan, birlikte ve kalıcı artışlara neden olacağı da doğal bir beklenti.
Artan sıcaklıklarla ilgili hastalık vakalarında bir artış olduğu da çalışmamın başında verdiğim Avrupa ve Japonya örneğinde olduğu gibi önemli bir vakıa, daha fazla insan sağlık sorunları yaşıyor ve sağlık hizmetine ihtiyaç duyuyor. İnsan vücudu malumunuz, şiddetli soğuğa veya sıcağa maruz kaldığında sıcaklığını kendi kendine düzenleyebilecek bir tasarıma sahip, vücut aşırı sıcağa hem artan terleme, hem de buharlaşmalı soğutma yoluyla uyum sağlayabiliyor. Ancak nem seviyeleri buharlaşmayı engellediğinde ve dehidrasyon ve tuz kaybı, kan basıncını düşürdüğünde ve elektrolit dengesizliğine neden olduğunda, vücut uzun süre ısıya maruz kaldığında, termoregülasyon için doğal sistemler başarısız olabiliyor. Bebekler ve küçük çocuklar, hamile kadınlar ve yaşlılar vücut sıcaklıklarını düzenlemekte daha fazla zorlanıyorlar ve aşırı sıcaklarda daha büyük risklerle (kalp, hipertansiyon, diyabet ve solunum yolu hastalıkları gibi kronik tıbbi durumlar) karşı karşıya kalıyorlar. Kardiyovasküler hastalığın sıcağa bağlı ölümlerin yaklaşık dörtte birinden sorumlu olduğunu saygın hekimler ifade ediyor. Yani sıcağa bağlı hastalıklarda daha fazla sağlık personeline ve sağlık harcamasına ihtiyaç duyulması da başka bir sosyo-ekonomik sonuç.
Sıcaklıklarla ilgili hastalıklar arasında en başta ısı krampları, sıcak bitkinliği, cilt kanseri ve sıcak çarpması gibi hastalıklar geliyor. Ancak iklim değişikliği ve buna bağlı olarak görülen aşırı sıcaklar, halihazırda neredeyse 1 milyar insanı etkileyen ve dünyanın en büyük hastalık nedenleri arasında yer alan ruhsal bozuklukları daha da kötüleştiriyor. İnsanların iklim değişikliği konusunda üzgün, endişeli veya güçsüz hissettiği ya da başka olumsuz duygulara sahip olduğunu bilinen bir gerçek. Kasırga, sel, kuraklık, aşırı sıcaklar ve yangınların neden olduğu travmadan, kronik bir çevresel kıyamet korkusu olan eko-anksiyete'ye kadar iklim değişikliğinin ruh sağlığını etkilediğini hepimiz belkide yaşayarak tecrübe ettik, çok iyi biliyoruz.
İklim değişikliğinin etkileri bireysel sağlığın da ötesine geçiyor, daha geniş sosyal ve ekonomik sonuçları da söz konusu. Örneğin aşırı sıcaklıklar asfalt erimesinde olduğu gibi kara yolu yüzeylerine zarar verebilir ve hatta demiryolu raylarının bükülmesine dahi yol açabiliyor. Isı dalgaları ayrıca elektrik üretimini, mahsul sulamayı ve içme suyu tedarikini etkileyerek su mevcudiyetinin azalmasına neden olabiliyor.
Özetle, küresel ısınma sonucunda oluşan iklim değişikliklerinin ister sıcaklıkların artması isterse buzul çağına geri dönülmesi açısından ekonomik, sosyal ve politik sonuçlarını bilfiil yaşayacağımız çoklu krizler dönemine girdiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim, hatta şuna hazır olmalıyız bu günler en iyi günlerimiz ve inanın gelecek daha da sorunlu olacak! Bunlara bağlı hastalıklar, ölümler, ekonomik yıkım, iç ve dış göçler, kuraklık ve seller, açlık ve su savaşları bundan böyle daha fazla görülecektir. Öte yandan ne bizleri yöneten ve egemen unsurların kontrolündeki politikacılar, ne iş dünyası ne de medya, iklim değişikliği ve bunun sonuçlarını dürüstçe ele almadıkları gibi, halkları da yeteri kadar bilgilendirmiyorlar! Bunun sonucunda da dünyada en eşitsiz gelir dağılımına sahip ilk 10 ülke arasında yer alan ve Dünya Mutluluk Endeksi’nde 143 ülke arasında 98’inci sırada yer alan mutsuzlar sıfatlı ülkemizde doğan bir bebeğin, bebekliği, çocukluğu, gençliği ve hayatının geri kalan kısmı da büyük ihtimalle yoksulluk ve yoksunluklar içinde geçecektir. Bu çocukların bir kısmı ailelerinin büyük fedakarlıkları ile üniversitede okuyup mezun olacaklar, ama eğitimine uygun iş bulamayacakları gibi, güvenlik soruşturmaları ve nepotizm nedeniyle de doğru dürüst bir işe de giremeyecekler. Gelişmiş ülkelere göç istediklerinde ise maalesef vize alıp gidemeyecekler.
Bu tehlikelerin ana nedeni, insanoğlunun aç gözlülüğü ve dünyada egemen kıldığı kapitalizminin maksimum kar elde edebilmek için doğayı tahrip etmesidir. Çünkü insan ve doğa arasındaki ilişkiyi etkileyen kararların çoğu, kapitalist sistemin kar amaçlı ve piyasa odaklı araçsal değerlerine dayanan faydacı bir yaklaşımı esas alıyor. Bu “sadece ben varım” yaklaşımı, doğaya yalnızca insanlar için yararlılığı oranında değer veriyor ve doğanın yalnızca kaynak sağlayan veya insan toplumlarının bağımlı olduğu temel ekosistem hizmetlerini sağlayan kısmının korunması gerektiğini savunuyor, gerisini hiç önemsemiyor. Oysa gezegenimiz, doğanın korunmasına yönelik faydacı yaklaşımın çok ötesinde bir değerler sistemine sahiptir. Nasıl neoliberalizmde egemen unsurlar emeği ile geçinenlerin yaşamlarını çok az önemsiyorsa, iklim krizinin yarattığı ve yaratacağı olumsuzluklar da gelecek nesiller için yaşanabilir bir gezegen sağlamak için değil, kapitalistlerin kar’larını ve rantlarını en üst düzeye çıkarmak için tasarlanmış bir ekonominin öngörülebilir neticeleridir. Dolayısıyla insanoğlunun iklim değişikliği ile uğraşmanın ötesine geçerek, ona neden olan vahşi kapitalist sistemi, doğa ile uyumlu bir sistemle değiştirmek için mücadele etmek gerektiği, ülkemiz için ise; corruption (çürümüşlük) batağına düşmüş bu olumsuz ekopolitik gidişatın farkında olan insan miktarının her geçen gün artması gerektiği ve ulusal bilinç düzeyi artan kitlelerin, kendi kendini yok etmeye programlanmış bu mevcut sistemi gelecekte değiştirebileceği düşüncesindeyim.
Yorumlar